27 Şubat 2015 Cuma

CEMRE

Bugün cemre düştü suya,
Gönlümüze kondu sevdası,
Bugün kırmızı, pembe düşler aleminde,
bahar sohbetleri yapıyoruz.
Sevda konuşuyoruz bugün.
Güneş'in yeryüzüne hasretini,
suyun toprağa özlemini.
Tomucuktaki çiçeğin,
sokakta ki kedilerin
bahara sevdasını konuşuyoruz.

26.02.2015,
İstanbul,
SUbySemraUnal

 

AŞK'A GEL

Martıların sesine,
Semaverde ki çayın muhabbetine,
Güneş'in batışına,
Aşk'a gel

26.02.2015,
İstanbul,
SUbySemraUnal


ÇIĞLIK

Anne korkuyorum,
Kavga sesleri ile
uykularımdan uyanıyorum,
Hıçkırıkları düğümlense de boğazında, 
Ağlama sesi kulaklarımda çınlıyor,
Başım dizime kenetlenmiş buluyorum kendimi,
yatağın en dibine sokuluyorum,
Aylardır anne,
Kulaklarımı tıkaçla yatıyorum,
Çığlık sesi kulağımda,
Hıçkırıkları sanki boğazımda düğümleniyor.
Anneciğim öğrendim,
Henüz körpe gelinmiş,
Hayalleri varmış, 
Bir dinlesen,
benim hayallerime çok benziyor hayalleri,
Anne korkuyorum,
İnsan sevmeyenden, 
Kedi sevmeyenden,
Merhamet beslemeyenden...

SUbySemraUnal
Küçükyalı,
26.02.2015




22 Şubat 2015 Pazar

MAVİ KAPAK

Yokluğunda vuku buldu varoluşundaki sır,
Hani gittiğin gün,
İşte o günden sonra varlığım engellere takıldı,
Sensizliğin girdabında,
Sessizlik yoldaşım, yalnızlığım sırdaşım oldu,
Sevgilim,
Romantik seslim benim,
Bugünlerde mavi kapak topluyorum,
Engelimi kaldırsınlar,
Seni bana getirsinler!

SUbySemraUnal
28.03.2013,

Çilek Sokak,


ÖLÜM SICAKLIĞI

Bugün bir özlem var içimde,
Bir hasretlik çekti yüreğime,
Kulaklarım mı işitmiyor,
Yoksa bu ölüm sessizliğimi?
Aynalar,
Bu ölüm güzelliğimi üzerimde?
Sevgilim,
Gördüm ya ilk ışıklarında sabahın,
Hissettim dudaklarında ruhumu,
Evet yaşıyorum.

SUbySemraUnal,
Maltepe,

İstanbul



21 Şubat 2015 Cumartesi

Haliç'e doğru Cumartesi günü kaçamağı

İlkel toplumlarda Güneş'in ilk aşıkları ile güne başlanır ve karanlığın bastırması ile dinlenmeye çekilirdi. Onların yapay ışığa ihtiyacı yoktu. Yaratılışlarına ve genetik yapılarına ters idi geceyi gündüz gibi aydınlatmak. Modern Dünya'nın oluşması ile maruz kaldığımız yapay ışık kapitalizmin elini güçlendirirken bize lütuf  olarak sunulan sağlımızı da elinimizden yavaş yavaş alıyordu. Gün aydın iken kendimi iyi hissederim. 

Uzakdoğu felsefesinden 'yang' olarak tariflerim kendimi. Ama bilirim ki ne sadece 'yang' nede sadece 'yin' mana boyutundayım. Söyleyebilirim ki 'yang' hayat felsefemde ağırlık basar. 

Mevsimlerden kış olunca gün ışığının bana ulaşma süresi kısalır. Gündüzleri aktif olduğum için olsa gerek kış günlerim daha hızlı geçer hissine kapılırım. Kısa geçen kış günlerinde ömrümde kısalır gibi gelir. Zaman hızlı geçer. Çetin geçen kış günlerinde fiziksel olarakta yorgun hissederim. Bağışıklık sistemine karşı savaş açan virüslerle de mücadele zor geçer. Zaman zaman yorgun yada yenik düşerim. 

Bu hafta lapa lapa yağan kar, beyaz bir çarşaf misali İstanbul'un üzerini örttü. Cumartesi günü Güneş yüzümüze gülümsedi. Bizde bu fırsattan istifade ederek bir kahvaltı organizasyonu ile kendimizi Haliç kıyısına çöreklenmiş İBB Haliç Sosyal Tesisinde bulduk. Bütçeye uygun, hijyenik ve nezaketli servis elemanları ile kahvaltınız daha keyifli hal alıyor. Bu mekana gelmeyi arzu ederseniz eğer erken gitmenizi tavsiye ederim aksi takrirde sizi kısa süreliğinede olsa girişte misafir edeceklerdir. Kahvaltı bitiminde güneş halen bize muhabbet dolu davetini yollarken bizde bedenlerimizi soğuk dört duvarlar arasına sıkıştıramazdık. Kahvaltı çıkışında kahvelerinizi yudumlamak ve Haliç'i kuş bakışı seyretmek için belki de Eyüp semtinin en güzel yeri olan Pierre Loti'ye çıktık. Tam manzarayı gören bir masaya kurulduk. Mevsimlerden kış olsada Güneş içimizi ısıtmaya yetti. Önümde Haliç manzarası... Haliç, Galata köprüsü, Galata kulesi, Topkapı sarayı, Ayasofya, Sultanahmet, Yenicami, tüm ihtişamı ile Süleymaniye ve ruhumun arındırını hissettiğim Eyüp câmine seyre daldım. Hayallere dalıyorum. Düşüncelerim ile seyahat ederken keyif alıyorum. Vizesiz heryere girip çıkabiliyorum. Kaygısızca seyahatler ediyorum ve dilediğim yerde dilediğim kadar kalabiliyorum. Bazen arsız bazen de çekingen tavırlarla sürüklüyorum zihnimi bir diyardan başka diyarlara. Güneş yüzümü okşarken tatlı tatlı tebessüm ediyorum. Bu an bitmesin istiyorum. Uzatmak gayretim. Beni almaya gelen arkadaşlarımında aklını çeliyorum. Davet ediyorum. Kibarlıklarından olsa gerek davetime icabet ediyorlar. Bütün cazibesi ile göz kırpan kış güneşine gönül kaptırmamak çok güçtü. Onlarda manzaraya dalıp, kış güneşinin yüzlerindeki flörtleşmesine izin verince burdan ayrılmak gerçekten nefse ağır geldi. Birer sıcak çay ve kısa bir sohbetten sonra yerimizi başka hayallere bırakıp gidiyoruz. 

Pierre Loti, Eyüp









16 Şubat 2015 Pazartesi

MASALLAR DİYARI ŞANLIURFA; Tarihin yaşayan yüzü (2.Gün)

Masallar Diyarı Şanlıurfa Tarihin yaşayan yüzü
7-8 Şubat (2.gün)


Bilinen tarihin sıfır noktası: GÖBEKLİ TEPE

Şanlıurfa şehrinin ilk kuruluşuna dair kesin bilgiler yoktur. Meşhur Arap tarihçisi Ebul Farç'a göre Şanlıurfa, Hz Nuh tarafından kurulan yedi yerleşim merkezinin ilkidir. Hz Adem ve Hz Havva'nıçiftçilik yaptığı, Hz İbrahim, Hz Eyyüb, Hz Şuayp, Hz Elyasa, Hz Musa gibi peygamberlerin yaşadığı bu bölge Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler tarafından önemli bir şehirdir. Birçok medeniyeti bağrında yaşatmış olan bu şehrin tarihininde çok eskiye dayanmış olması insanı şaşırtmasa gerek. Göbekli Tepe, Şanlıurfa merkeze yaklaşık olarak 22 km mesafede Örencik köyü yakınlarında bulunur. 1995 yılında Prof. Dr. Klaus Schmidt başkanlığında kazıları başlayan Göbekli Tepe bize bildiğimiz tarihi unutmamızı sağladı. Dünya'nın bilinen en eski kült yapısı olarak bir kısmı gün yüzüne çıkartılan yuvarlak şeklinde etrafı taş duvarlar ile örülmüş 10-12 tane küçük T ve merkezinde büyük 2 adet T şeklinde yapılardan oluşmaktadır. Dikili Taşların hepsinin üzerinde bulunan bazı somut sembollerin yanı sıra herbirinden benzer ve/veya farklı olarak kabartma ve/ veya oyma ile yapılmış çeşitli hayvan figürleri, insan el, kol görmem mümkün. Buranın bir yaşam yerinden ziyade bir tapınak olduğu yönünde yaygın görüş birliğine varılmıştır. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ'a yani günümüzden yaklaşık 12000 yıöncesine dayandığı ileri sürülmektedir. Bu T şeklindeki dikili taşlar stilize insanı temsil ettiği düşünülmektedir.





Bunların yönü güneye bakmaktadır. Bu şekilde 20 tane olduğu düşünülen tapınaklardan 4 tanesi gün yüzüne çıkartılmış. İlginç olan avcı bir toplumun henüz yerleşik hayata geçmeden inanma eğilimi göstermesi. Burası yapıldıktan yaklaşık 1000 yıl sonra burayı toprak ile örttükleri düşünülüyor. Bunu neden yaptıkları henüz çözülememiş bir muamma! Bütün Dünya'nın gözü bir anda Göbekli Tepeye çevrilmişti. Hangi dönemi yansıttığı tam olarak anlaşılamadığından buraya bir isim verememişler ve adıda bu şekilde geçmektedir. Göbekli Tepe şehir merkezine yaklaşık 20 km mesafede bulunuyor. Buraya çıktığınız vakit kendinizi dünyanın merkezinde yapayalnız bırakılmış ve yapacak şeyin sadece Allah'a el açmak olduğu hissine kapılmanız kadar doğal başka bir şey yok. Sonsuza uzanan ovalara gözleriniz dalıp gidiyor. Burada enterasan bir şekilde tutsak ruhunuz zincirlerinden sıyrılıyor. Bir o kadar sakin ve huzurlu. 
Yalnız bir ağaç ve gene yalnız olduğunu düşündüğümüz adı sanı bilinmeyen birde yatır var. Burada bir süre kalınıp meditasyon bile yapılabilir. Taş blokların üzerine resmedilen figürlerin astronomi ile alakalı olabileceği üzerinde duruluyor. Özellikle elleri önde bağlanmış gibi resmedilen büyük T bloğun üst kısmının hemen altında ay tutulmasının resmedildiği düşünülen bir kabartma ve onun üzerinde H şeklinde ama tam H olarak değilde iki elin birbiriyle tutuşması şeklinde yorumlamış bir kabartma var. Birde gece gökyüzünün ve yıldızların buradan nasıl göründüğünü merak ederek buradan ayrıldık.



Göbekli tepeye gitmeden önce bu belgeseli izlemelerini tavsiye ederim.
BİRECİK

Birecik
Aslında gezi planında olmayan iki yerden biri Birecik. Tutturdum ben Birecik'te Birecik kelaynakta kelaynak diye. Beste abla benim için 'taktı bu ya görecek o kuşları' diyor. Hemde fena taktım. Neyseki benim gibi heyecan ve tutku dolu grup arkadaşlarım vardı ki hep beraber programa dahil ettik. Birecik Şanlıurfa merkezinin Güneybatısına düşüyor, Gaziantep tabelalarını takip ediyoruz. Göbeklitepe'den yaklaşık olarak 1,5 saat sürdü. Birecik'te bizi çisem çisem yağan yağmur karşıladı. İlk durağımız Birecik köprüsü oluyor.

Birecik köprüsü
Fırat nehri kenarında bulunan Birecik eski çağlardan beri çeşitli medeniyetlere sinesinde
barındırmış. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim ile Osmanlı topraklarına bağlanan Birecik
Anadolu ile Mezopotamya arasındaki ticarette önemli bir bağlantı noktası iken 19. yy gelişen olaylarla ( demiryolunun gelmesi, Ortadoğu'da bağımsızlık hareketleri) kesintiye uğramış. 1956 yılında Fırat üzerine kurulan o dönemde Türkiye'de kurulan en uzun köprüsü Birecik köprüsü (720m) ticareti olarak sönükleşmeye başlayan kenti tekrar canlandırmaya başlamış.



Nesli tükenmekte olan kuş türü: Kelaynak kuşları

Birecik'in önemli bir özelliği nesli tükenmekte olan Kelaynak kuşlarınıüreme yeri olmasıdır. Kelaynaklar tek eşli kuşlardır. Uzun, ince ve kıvrık gagalı ve 120-135 cm kanat genişliğinde göçmen kuşlardır. Yılın 6 ayı Ortadoğu ve Afrika'da 6 ayıda Türkiye Şanlıurfa'da (Birecik) yaşar. Nesli tehlike altında olan bu kuş türü Birecik'te kafeslerde koruma altına alınmış. 2 tanesine GPS takarak takip etmişler ve kuşlar göç yolunda avlanmışlar. Kelaynaklar Şubat ayında yumurta bırakırlar yaklaşık 2-3 taneyi geçmez sayılarıİşte kuşlar bu çoğalma zamanlarında (14 Şubat) Türkiye'ye göç etmiş olurlar. Kelaynak yavruları yumurtadan çıktıktan sonra yaklaşık 3-4 ay anneleri tarafından beslenir. Yaklaşık 4 yıl ergenlik dönemlerinde renkleri siyah-gridir, başlarında ve boyunlarında tüyler vardır. Olgunluk döneminde kanatlarında mor, yeşil, kavuniçi renkler vardır ve başlarında ve boyunlarında ki tüyler dökülür. Burada bizi Mehmet bey karşıladı. Kuşlar ile ilgili bilgiler verdi. Kuş gözlemciliği yaptıkları derneklerinden bahsetti. Hayvanları ve özellikle kuşlara gönül vermiş usta bir fotoğrafçı aynı zamanda. Ailesi ile işlettiği hediyelik eşya bölümünden hatıra bir şeyler kendinize seçebilir ikram ettiği çaylardan içebilirsiniz.




Kelaynak kuşlarına selamet dileyerek Halfeti yollarına düşüyoruz.

HALFETİ - SAKLI CENNET

Bir vadinin eteğinde kurulmuş olan Halfeti bu yönüyle diğer yerleşim yerlerinden farklı olarak gözümüze çarpıyor. Tepeden Halfeti'yi panoramik olarak olarak görüntülemek için servisten iniyoruz. Muhteşem Halfeti manzarasını fotoğraflıyoruz. İstanbul'da alışık olduğumuz pes dedirten bir görüntüye şahit oluyoruz. Hani demiştim ya Halfeti bir vadiye kurulmuş diye işte akıllının (!) biri tepe noktasına oteli kondurmuş. Hani kondurmuş yani!! Kadrajdan o çirkin silüeti atmak için bir taraftan sinirlerinize hakim olmanız gerekiyor bir taraftanda akrobatik hareketler yaparken vadiye yuvarlanmamak gerekiyor. Neyse daha fazla tansiyon şeker bilumum vücudumuzdaki biyokimyasallarımızla oynatmadan servise binip Halfeti'yi keşfe devam ediyoruz.

Fırat nehri üzerine kurulu bir diğer baraj olan Birecik barajından dolayı Halfeti'nin %80'i
sular altında kalmış. Bu bölge artık Eski Halfeti adıyla anılırken köylüler 15 km içeride yeni yerleşim yerine yerleştirilmişler. Kesme taş kullanılarak yapılmış eler ve sular altında kalmış caminin su üzerinde kalan minaresi ile Halfeti doğal güzelliği ile dikkat çekiyor. Fırat nehrinin altında kalan mimarisiyle 'Saklı Cennet' olarak anılmaya başlanan Halfeti, Cittaslow (Sakin Şehir) unvanınıda elinde bulunduruyor. İlk durağımız nehre uzanan restaurantların birinde yemek molası. 

Fırat nehrinde yaşayan bir balık türü olan Şabut balığının Yahudiler tarafından kutsal olduğunu öğreniyoruz. Öğle yemeği için Şabut balığı ve yanında meze olarak muammara ve humus söylüyorum. Şabut balığı önüme servis edildiği zaman önce kısa süreli bir şok yaşadım. Görünüşü bir balıktan çok bol baharatlı tavuk ızgaraya benziyor. Şanlıurfa sınırlarında balık yemek istersen baharatlı olması kadar normal bir durum olmasa gerek. Baharatlı olduğundan dolayı aslında balık ne kadar da lezzetli bilmiyorum ama bize servis edilen hali ile beğeniyi haketti. Yemek bitiminden sonra tekne turuna başlıyoruz. Halfeti'ye geldiğinizde kesinlikle ve kesinlikle yapmanız gereken şeylerden bir tanesine tekne turudur. 

Şubat'ın ilk hafta sonu ve muhteşem bir hava var. İlk gelişimizden yada içimizdeki heyecandan yada her ne sebepten olursa olsun Allah'u tealanın bir lütfuydu bu güzel hava bize. Tekne turu esnasında Rum kaleyi görmeniz mümkün. Tekne turu ile Batık Halfeti'nin simgesi haline gelen minaresi görünen camiyi görüyoruz. Tekne yanaşıyor ve bir çay molası veriyoruz. Halfeti'de karagül yetişiyor. Baharda açan karagül göremesekte fidelerinden aldık yanımıza. Bakalım merak ediyoruz Halfeti'de siyah açan gül, İstanbul'da ne renk açacak. 



Baraj yapımından dolayı bu köyde 20 ev bir sağlık ocağı, minaresi görünen bu cami ve bahçeleri sular altında kalmış. Eski Halfeti'de gezindikten sonra tekrar tekne ile geri dönüş yoluna geçiyoruz. Burada süzülen Halfeti gerdanının üzerinden karşıya geçip sallanmayıda ihmal etmeyin. Halfetiden saat 17:30 gibi ayrılıyoruz. Balıklı Göl'ü akşam ışıklandırmasıyla görmek istiyoruz. Fotoğraf çekimi yaptıktan sonra çarşıya doğru yürüyoruz. Akşam yemeği için Gülizar Konuk Evi'ne gidiyoruz. Bu konakta da bir yerde sıra gecesi bir yerde nişan var.



Hayal edin ki ne kadar büyük konak. Bizde restaurant kısmına geçiyoruz. Burada yemek
olarak patlıcanlı kebap ve tatlı olarakta Urfa künefesi yedik.


Artık havaalanına doğru yola çıksak iyi olacak diyoruz. Yanımıza Urfa kebap ve billuriye
tatlısı alarak servis aracımızla havaalanı yolunu tutuyoruz.



Hoşçakal Şanlıurfa😍

7-8 Şubat 2015
Şanlıurfa,
SUbySemraUnal

MASALLAR DİYARI ŞANLIURFA; tarihin yaşayan yüzü (1.Gün)

7-8 ŞUBAT (1. GÜN)



7-8 Şubat 2015 günlerini içine alan 10 kişilik heyecanlı, dinamik ve önyargısız bir ekip ile Peygamberler şehri Şanlıurfa’ya bir tur programı planlıyoruz. Organizasyon Sevgili Zerrin ablamız tarafından yapılıyor. Biletler maillere düştüğü an itibariyle heyecanımız başladı. Heyecanımız logaritmik denklemin bilinmeyen X değerini araştırdıkça daha anlamlı bir hal almaya başladı. Şanlıurfa’yı keşfe başladığımız zaman işte tamda o zaman heyecan yerini keyfe bırakacaktı. “Masallar şehri” ne yolculuğumuz saat 05:25 Pegasus havayolları ile Sabiha Gökçen havaalanından başlıyor. Pilottan iniş İçin alçalmaya başlıyoruz anonsu geliyor. Pencere kenarından dışarıyı seyre dalıyorum. Kendimi bir masalın ortasına atmak için nerdeyse dakikalar kaldı. Heyecanım logaritmik denklemin en tepe noktasında. Alçalmaya başlıyoruz. Görünürde güneşe perde olacak bir bulut dahi yok. Gökyüzü berrak, güneşli bir kış günü ile Şanlıurfa semalarında süzülmeye devam ediyoruz. Uç bucaksız ovalar görüyorum. Gözlerim bir hayale dalıp gidiyor. Sabah saat 7:01’de tekerler yere bastığı zaman hayalden kopuyorum. Hızlıca toparlanıyoruz. Acele ediyorum çünkü heyecanıma söz geçiremiyorum. Şanlıurfa’da doğan güneşe gülümsemek istiyorum.




Şanlıurfa GAP Havaalanında bizi rehberimiz Metin bey karşılıyor. Servis aracımıza biniyoruz. Şanlıurfa GAP Havaalanı şehir merkezinin 35 km kuzeyinde yer alıyor. Kısa bir bilgilendirmeden sonra yolculuğumuz Fırat nehri üzerine kuru 5 barajdan bir tanesi olan Atatürk barajına doğru yola çıkıyoruz.
     

 ATATÜRK BARAJI

Atatürk barajı hem sulama hem de elektrik üretimi amacı ile Fırat nehri üzerine inşa edilmiş Dünya’nın 6. Türkiye ve Avrupa’nın 1. büyük barajıdır. 1983 yılında inşaatı başlamış olan baraj 1992 yılında açılmış. Süleyman Demirel GAP projesine çok inanmış ve ülkenin kalkınması için bu projenin hayata geçirilmesi gerektiğini düşünmüş bir siyaset adamı. Akademik geçmişine de göz attığımız zaman görüyoruz ki İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat mühendisliği mezunu, Amerika’da sulama ve enerji üzerine ihtisas yapmış, Barajlar daire başkanlığı ve Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü yapmış bir devlet adamı. Suyun toprak ile kavuşmasından büyük hayallere ulaşılacağına inanmış bu siyaset adamı Fırat nehrinin sert akışına kulak vermiş. Demirel’in “Bunalanların, daralanların ve bu ülkenin hali ne olacak diyenlerin Atatürk barajını görsün” sözünden yola çıkarak bizde Atatürk barajı seyir terasında kendimizi buluyoruz.



                     *Türkiye’nin elektrik ihtiyacının %20’sini karşılayan Atatürk barajı.


Saat yaklaşık 8:30 gibi şehir merkezine doğru yola koyuluyoruz. Tabi ki gecenin saat 4’ünden beri ayakta olduğumuz için karnımız çok fena acıktı. Acilen kahvaltı yapmalıyız diye düşünüyoruz. Eğer ki Şanlıurfa topraklarında iseniz sabah kahvaltısında ne yenir diye düşünmenize çok da gerek yok. Sabahın erken saatinden itibaren kuzu ciğerleri pişirilmiş misafirlerini bekliyor. Saat 9:30’u gösterirken bizde kendimizi Şanlıurfa çarşıda yer alan “ikizler ciğerci” de buluyoruz. Bütün kaprislerimizi, hijyen takıntılarımızı, önyargılarımızı İstanbul’da bırakıp alçak masalarda taburelere oturup ciğerlerimizi sipariş ediyoruz. Sabah kahvaltı yapmadığımız için önce çay istiyoruz fakat hizmet eden delikanlı “olmaz” diyor. Bir anlam karmaşası yaşayan delikanlı pes edip çayları getiriyor. Masaya soğanlar, közlenmiş kırmızı acı biberler ve bakır kaplarda ayranlar geliyor. Grup ile herkesin soğan yiyeceğine dair sözler alınıyor. Ekipte “ben sabah sabah asla ciğer yiyemem” diyenler tabiki var. Biz ne yapıyoruz ciğere bir şans vermelerini istiyoruz. Görüyoruz ki bir kişi hariç herkes ruhlarını ciğere teslim etmeye hazır halde pidelerin içinde dumanı tüten ciğerleri beklerken sabırsızlanıyor. Yuppy! Geldi bile… pideler açılır içine bolca soğan ve maydanoz doldurulur ve tabi ki mutlu son. Herkes halinden memnun görünüyor. Tabi ki ciğerden önce gelen çayları merak edenler var. Onlara ne mi oldu onlar gerçekten “olmadı”. Siz olun hani öyle alışkanlıklarınız var ya “asla asla”  dedirten işte onları geldiğiniz yerde bırakın. Onlar değil mi bizim zihinlerimizi meşgul eden. Bırakın biz bıraktık artık. Ohh huzur varmış…

Buradan sonra çarşıda yer alan hanları dolaşmaya başlıyoruz. Daha önce bloklarda da gördüğüm Gümrük hanını görüyoruz. Giriyoruz içeri bir meydan etrafta teşbih tezgâhları kurulmuş orta meydanda ise güneşe yüzünü çevirmiş sakinlerini bekleyen masalar. Güneş içimizi ısıtmaya başladı hepimizin keyfi yerinde. Güneş ile yakından flört eden bir masaya diziliyoruz. Buranın meşhur kahvelerinden bir tanesi  mırra; saatlerce pişirilir pişirildikçe koyu bir kıvam alır, tek yudumda içilir, kulpsuz fincanda servis edilir asla yere fincan konmaz. Fincanı uzattıkça doldurmaya devam eder ama yere de bırakamayız. Ne yapacağız diye çaresiz gözlerle servis edene baktıkça o daha da keyiflenir. Neden mi eski adet fincanı masaya koyarsan onu evlendirmek için kirvesi olman gerekecekti yeni adet ise bahşiş vereceksin ama öyle az uz olmaz. Yada bu serüvenden kurtulmak istiyorsan ne yapacağını ben tecrübe edindim. Burada söylersem olayın anlamı kalmaz işte bu sebepten dolayı yerinde tecrübe etmenizi isterim. Diğer kahvemiz ise menengiç kahvesi; menengiç ağacı Güneydoğu Anadolu, İç Anadolu ve Akdeniz bölgesinde doğal olarak yetişen bir ağaçtır. Yörelere göre çitlembik, çıtlık, çetene, bıttım gibi farklı isimler ile anılmaktadır. Gruptan Elazığlı bir arkadaşımız olan Nida menengiç kahvesini içince tadını tanır gibi oldu ama o yörede çetene diye bilindiği için emin olamasa da sonraki araştırmaları ile aynı kahve olduğunu anladık. Tabi ki Antalyalı olan ben ise bu ağacın meyvesini hiç kahve olarak içmediğimiz için tanıyamadım. Araştırmalarım ile edindiğim bilgiler doğrultusunda bizim oralarda çıtlık olarak bilinen bu ağacın meyvesini biz direk olarak yiyoruz. Neyse masadaki herkes menengiç kahvesi istiyor. Kahve süt ile pişiriliyor ve aromatik bir tatta. İlk defa denediğim bu kahvenin tadı çok hoşuma gitti. Gruptaki herkes kahve ile ilgili aynı kanaatteydi.


Meydanda açık mor poşu takan erkekleri görüyoruz. Bu renge bir anlam yüklemeden sadece moda olarak taktıklarını daha önceden okuduğum için görünce çok şaşırmıyorum. Teşbih satan yaşlı amcalardan biri dikkatimi çekti. Nerdeyse 50 cm boyunda ince bir kamışın ucuna sarılı şekilde yerleştirilmiş tütünü tabiri yerinde ise efkarlı efkarlı tüttürüyor. Kahveler henüz gelmemişken kendimi daha fazla tutamadım ve kendimi hacı amcanın yanında buldum. Selamdan sonra sordum nedir bunun keyfi diye. Bu sualden alışık bir tavırla “ toktor sigaradan uzak dur dedi bende uzak duruyorum” dedi. Espiri anlayışını yerlere göklere sığdırmadığım bu amcaya çok güldük. Tornacıların keçiboynuzundan şekil vererek yaptıkları bir tespihten satın alarak masamıza geri döndüm. Kahvelerin bitiminde hanların içinden balıklı göle doğru yola koyulduk.
         

BALIKLI GÖL


Balıklı Göl Şanlıurfa şehir merkezinde bulunuyor. Balıklı Göl, Halil’ür-Rahman göl; Hz İbrahim peygamberin atıldığı ve Ayn-Zeliha göl; Hz İbrahim’e inanan Nemrut’un kızının Hz İbrahim’e döktüğü gözyaşları ile oluştuğu inanılan göl olmak üzere iki adet gölden oluşuyor. Hz İbrahim’in hikâyesini bilmeyen yoktur. Kısaca bahsetmek gerekirse putlara inanılan dönemde Hz İbrahim bir gece putları yıkar. Nemrut odunları toplattırır ateşi yaktırır. Kalenin üzerindeki mancınıklar Hz İbrahim’i ateşe atar. Cebrail a.s. gelir ‘ey ateş! İbrahim üzerine serin selamet ol’ der. Bunun üzerine ateş su ve odunlarda balık olur.  Balıklı Göl’ün çevresinde kesme taşlar kullanlarak dikdörtgen biçiminde 3 kubbeli olarak inşa edilmiş Rızvaniye cami, Buluntu Hacı Abdurrahman ve Şazeli Ali Dede türbesini görmek mümkün.

                                                             *Halil’ür-Rahman gölü


Hz. İbrahim Mağarası

Hz. İbrahim mağarası Mevlid-i Halil caminin avlusunda bulunuyor. Rivayete göre dönemin hükümdarı Nemrut bir rüya görür. Gördüğü rüyayı yorumlayan müneccim Nemrut’a “ bu yıl doğacak bir erkek çocuk senin tahtını yıkacaktır” der. Nemrut o yıl doğan bütün erkek çocukları öldürtür. Hz İbrahim o yıl bu mağarada doğar ve 7 yaşına kadar bu mağarada yaşar. Bu mağarada bulunan suyun şifalı olduğuna inanılır. Ben tatbiki içmedim . Bolca dua edip burada bulunan insanları seyretmekle yetindim.


ŞANLIURFA KALESİ

Şehrin tarihinin Neolitik döneme kadar uzandığı bilinmektedir. Hal böyle olunca 12000 yıllık tarihi süreç içinde Ebla, Akkad, Sümer, Babil, Hitit, Hurri-Mitanni, Arami, Asur, Pers, Helenistik dönem, Roma , Bizans, Büyük Selçuklu, Edessa kontluğu, Eyyubiler, Memluklular, Karakoyunlular, Timurlular, Akkoyunlular, Safeviler, Osmanlı Devleti gibi tabi ki sadece bilinen birçok uygarlıkların egemenliklerinde altında kalmış. Böyle olunca dönemine göre isimler almış. Edessa ismini hala şehirde görmemiz mümkün. Son olarak kurtuluş savaşından sonra gösterdiği direnişten dolayı 1984 yılında ‘Şanlı’ unvanına layık görülür ve adı Şanlıurfa olarak kayıtlara geçer. Birçok uygarlıklara beşiklik eden bu şehir tarihi kimliğini korumuş ve bugünlere kadar kalabilmiş. Şanlıurfa kalesinin tarihi tam olarak bilinmiyor. Birçok uygarlığın izlerini taşıyor. Kaleye çıkmak çok zor değil. Müze kart giriş için geçerli. Yada 5 TL karşılığında geçiş yapabiliyorsunuz. Şehrin panoramik manzarası buradan muhteşem görünüyor. Hz İbrahim'i ateşe attığı düşünülen iki tane mancınık da burada bulunuyor.


      *Hz. İbrahim’i ateşe attığına inanılan iki tane mancınık.

Kaleden indikten sonra bir kahve molası veriyoruz. İstenen kahveler tadı damağımız kalan menengiç kahvesi oluyor. Hiç eksiksiz herkes menengiç kahvesi istiyor. Saat 12:30’u gösterirken saat 15:00’da buluşmak üzere alış veriş için rehberimiz tarafından serbest zaman veriliyor. Bizde hanların içine atıyoruz kendimizi rengârenk allı pullu giyinen hanımları görüyoruz. Mor poşu modası olsada biz kendimize geleneksel olanlardan almayı tercih ediyoruz. Bir arkadaşımdan aldığım bilgi ile Gümrük hanında bulunan Çaycı Murat’tan çay, pul biber, menengiç kahvesi, sumak aldık. Bazı arkadaşlar el dövmesi bakır fincan takımı ve kahve cezvesi aldılar. Alışverişten sonra kendimizi kebapçıya atıyoruz. İlknur abla ile ben Urfa kebabı söylerken Beste abla tercihi Urfa simidi ile ayrandan yana yapıyor.  Ahmet döne döne bize hizmet ediyor. Burada çalışıyor ve harçlığını bu şekilde kazanan Ahmet polis olmak istiyormuş. Bahar yüzlü Ahmet yolun açık olsun diyoruz ve saat 15:00’de buluşma noktasında alıyoruz soluğu.
Ellerde alışveriş poşetleri ile saat 15:00'de buluşma noktasındayız. Herkes burda görünüyor. Sıradaki rotamız bize Harran'ı gösteriyor.

HARRAN ÖREN YERİ

Harran çevresi surlarla çevrili açık hava müzesini andıran nitelikte bir ören alanı. Aldığımız bilgiler ışığında; Harran, Dünya’nın ilk bilim merkezlerinden biridir.  Şehrin adı ilk “harana” olarak Ebla’da bulunan MÖ 2250 yılına ait çivi yazılı tabletlerde geçmektedir. Kentin adının Sümercede ve Akatçada kullanılan seyahat, kervan anlamına gelen “haran-u” kelimesinden türediği düşünülmektedir. Bir çok medeniyete beşiklik etmiş olan Harran, Moğol istilası ile yerle bir edilmiş. Burada göreceğimiz yerler arasında:

Harran Üniversitesi

Dünya ve ay arasındaki mesafeyi hesaplayan Al-Battanai, ünlü matematik ve astronomi bilgini Thabit ibn Qurrah, Atom ve cebir ilminin atası sayılan Jabir ibn Hayyan gibi birçok bilim ve düşünce adamı Harran Üniversitesinde yetişmiş ve dersler vermiş.

Harran Ulu Cami

Harran Ulu Cami, Anadolu’da İslam mimarisinde yapılmış en eski camidir.  Bu eser Emevi Halifesi II. Mervan tarafından 744-750 tarihleri arasında yapılmış.




Harran Kümbet Evler

Uzaktan bakıldığında karınca yuvası gibi görünen bu evler aslında iklim koşullarından ve yörede bulunan malzemelerden (toprak ve tuğla) dolayı bu şekilde ortaya çıkmış. Tuğla ve toprak sıva ile yapılan evler senede iki defa bakım görüyormuş. Bakımdan kastım toprak sıva ile kümbet evlerin hem içi hem de dışı sıvanıyor. Kümbet evler birbirine bağlantılı ve sayıları ailenin büyüklüğüne göre değişiyormuş. Evler büyük bir avluya açılıyor. Şuanda ustası kalmayan bu evlerin sayıları zaman içerisinde azalmış. Yöre insanların ekonomik olarak rahatlaması, daha rahat yaşama arzu ve istekleride bu evlerin sayısının azalmasına katkı sağlamış olsa gerek. Bu evlerde yaşamak gerçekten zahmetli. Harran’a misafir olan ziyaretçileri ağırlamak için yaklaşık 200 yıldır ayakta duran bir kümbet eve misafir olduk. Bizi Ahmet ağırladı. Arap kökenli büyük bir aşirete sahipmişler. Kümbetler yörenin yaşayışını temsil eder şekilde döşenmiş. Dilerseniz burada çay içebilir, renkli elbiseler ile fotoğraf çekilebilir ve yörenin yaşayışı hakkında bilgi alabilirsiniz



Harran Kalesi

Harran şehrinin güneydoğusunda şehir suruna bitişik olarak inşa edilen kalenin içinde Sabii tapınağının bulunduğundan bahsedilir.  Kale tadilatta olduğu için içine giremedik.

Şanlıurfa'da çocuklar sizin yabancı olduğunuzu hemen anladığı için bir anda etrafınız sarılıyor. Tabiki para istiyorlar. Size tavsiyem para vermek istemiyorsanız hiç çocuklarla ikili diyaloğa girmeyin. Eğer ki ben dayanamam kara kara bakan gözlere diyorsanız o zaman bolca 5 TL şeklinde bozuk para bulundurun yanınızda. Birde oraya giderken ayakkabı, kırtasiye gibi eşyalar götürebilirsiniz.

Saat 17:00 gösterirken otelimize dönmek için yola koyulduk. Gece nerdeyse 3:30'dan beri ayakta olduğumuz için herkes çok yorgun görünüyordu. Sıra gecesi için herkes çok istekli olmasına rağmen yorgunluk çökünce otelde yapılan sıra gecesine katılmaya karar verildi. Otelde de sıra gecesi mi olurmuş diyenleri duyar gibiyim. Zaten Sıra gecesi olmamış. Hadi o olsa olsa anca fasıl olur diyoruz.

Ben Şanlıurfa'da yaşayan gelenek ve göreneklerine göre yapılan bir sıra gecesine katılmak istiyordum. Şanlıurfalı bir çok arkadaşım var. Hepsini birden arayamazdım çünkü hepside beni misafir etmek isteyeceklerdi. Birde tur programı ile geldiğimi bilseler beni topa tutarlardı. Bunu bilerekten ısrarını kırabileceğimi düşündüğüm Siverek'li bir arkadaşım olan Mehmet ile görüşme planı yaptık. Gruptan İlknur ablada yorgunluk atmayı İstanbul'a erteleyip sonuna kadar Şanlıurfa'yı keşfetmeye hazırdı. Saat yaklaşık 18:00'yı gösterirken Mehmet bizi otelden almaya geldi. Öncelikle yemek yiyecek sonrasında da bir konakta sıra gecesine katılacaktık. Salaş görünümden uzak temiz bir restaurant olan Dedecan restaurantta akşam yemeği için yerlerimizi alıyoruz. İçli köfte, salata, ayran, ortaya ciğer, haşhaş kebap, kuzu şiş, urfa kebabı olan karışık bir tabak alıyoruz. Sonrasında mırra kahvelerimizi içiyoruz. O kadar çok doyduk ki ama hala yiyecekler geliyor ardı arkası kesilmeden.
En son çay ve yanında billuriye tatlısı ile akşam yemeğine buradaki (!) son noktayı koyduk.
















Sırada sıra gecesi var. Yıldız Sarayı Konuk Evi'nde buluyoruz kendimizi. Şanlıurfa'nın sokakları öyle dardır ki iki insan yan yana anca yürür. Böyle daracık bir sokaktan konağa giriş yapıyoruz. Ortada bir avlu karşılıyor bizi. Taş konak çok ihtişamlı göründü. Bu eski konaklarda yemek yiyebilir düğün organizasyonları yapabilir ve sıra gecesine katılabilirsiniz. Sıra gecesinin çıkış noktasıda: bu yörenin insanları çok misafirperver olduğu için konuk ağırlamak onlarda için büyük memnuniyet oluşturuyor. Yemeli içmeli tabiki çiğ köfteli konuk ağırlama ritüeli bir eğlenceye dönüşüyor. Sıra gecesi organizasyonları ile karşımıza çıkan bir kültür haline gelmiş durumda. Ortada çiğ köfte usta tarafından yoğruluyor bir taraftan el çabukluğu ile mezeler tabağa konuyor diğer yanda çalgı-çengi coşturuyor. Burada çiğ köfte ve şıllık tatlısı yiyoruz tatbiki halaylar oyun havaları eşliğinde. Sahnede ne yorgunluk kaldı bizde nede uyku hali...


Saat 22:30 gibi odalarımıza dönüyoruz çünkü yarın bizi güzel bir gün bekliyor.

7-8 Şubat 2015

MASALLAR DİYARI ŞANLIURFA; tarihin yaşayan yüzü,

SUbySemraUnal